Komünist Yusuf

“Gece, razakı üzümü yiyebileceği için sevinen biriydi bu. Bir daha üzüm almadım.”[i]

Bağbozumu biteli hani oluyor, asfalt yolun ikiye böldüğü bağlar kahverengine yakın.  Yoldan sola girip köyün (artık mahalle) girişine varıyorsun; uzun, ağaçlıklı yolun bitiminde köyün meydanı, otobüsler oradan Manisa’ya dönüyor. Sakin, yeşil, önünde sıra sıra “aylakçılar”ın oturduğu kahveler. “Bunların, çok afedersin, götünden ter akar yazın, bağlarda çalışırlar; sonra zeytinliği olmayan bu aylakçılar aha böyle afedersin ayı gibi yatarlar” dedi muhtar. Sonradan tanıştığın muhtar.

“İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba?”

Eskiden belediye binası olan yapının yanından geçip, ufak bir tur atıyorsun. Bir geniş sokak boyu ilerle, sağa dön, bir daha, yürü… Köy işte, herhangi bir köy kadar. Eski adı “Belediye Çay Bahçesi” olması muhtemel yerde gazete okuyan iki üç kişiye selam verip masalarına oturuyorsun. Meramını anlattın, Yusuf Atılgan’dan iz bulmaya geldiğini. Halil İbrahim biliyormuş Atılgan’ı, “Aylak Adam” dedi hemen. İyi bu, Hamdi Efendi’nin oğlu Yusuf’tan konuşmaya başladınız, bir çay daha geldi, kalktınız sonra, oturduğu iki evi de görmek istiyorsun. Birinde oturmuşlar, sonra satıp diğerine geçmişler; gerçi o ilk evin önüne iki katlı bir bina yapılmış, avluda mahsur kalmış bizimkinin evi, dışarıdan da olsa görmen mümkün değil.

“ Sağdaki yatak odasına girdi. Odanın tek penceresinde, arkadaki ağaçların yarı yarıya gizlediği iki katlı bir ev görünüyordu.”

İki adım ileride, köşede, önüne sepetli bir motor duran evin önünde duruyorsunuz. “Aha bu ev” diyor, Halil İbrahim, “sonradan karısı sattı evi”. Evin aslında satılmadığını, göz kulak olsun kabilinden birine usulden kiraya verildiğini muhtardan öğreniyorsun. Motor güzel , camgöbeği mavisine yakın renkte, sepetli, üstünde bir örtü var markasını göremiyorsun, ya İje’dir ya Balkan. Baban da severdi bu motorları, evde hep CZ veya Java’nın benzin kokusu, çocuk hâlinle sokağın başındayken bile ayırtettiğin sesi, puslu hatıralar. Halil İbrahim’den aldığın ilk yanlış bilginin o anki kızgınlığıyla, eve çok da yaklaşmadan bir iki poz fotoğraf çekiyorsun. Bu ev, Halil Şahan’ın kitapta[ii] bahsettiği ev olmalı, Anayurt Oteli’ni ve Aylak Adam’ı yazdığı; yazarken, saçakta yaptıkları gürültüden rahatsız olduğu serçelere ateş ettiği rivayet edilen ev. Saç sobanın çıtırtısına Seha Okuş’un sesinin karıştığı ev.

“Bütün yazdıklarını acele etmeden, küçük küçük yırttı. Bu da bitmişti.

Gene eskisi gibiydi. Yırtıkları toplayıp mutfaktaki çöp tenekesine attı. Dönünce pencereden baktı. Ordaydı.”

“Gomüniz Yusuuuf Gomüniz Yusuuf” diye bağırıyor artık yüzleri bile birbirlerine karışmış, dilleri dolaşık iki kardeş. Leş gibi ispirto kokuyorlar, sakallarına sızanı geçtim, ciğerleri çürümüş artık, alkol buharı soluyorlar. Az evvel kendi aralarında, bu gomonizin nasıl urus acanlığı yaptığından, bir pilotu ayartıp hava fotoğrafları çektirdiğinden, her hafta gidip karakolda imza verdiğinden bahsedip öfkelendiler bu öğretmen eskisine, yine. Ve mavi ispirto şişeleri ellerinde, birbirlerine destek verip evin önüne çömdüler, perdeleri ekseriyet kapalı bu eve doğru bağırıyorlar: “Gomüniz Yusuuuf Gomüniz Yusuuf”

Elli yıl önceki bu hayaletleri bırakıp, muhtarın oraya yöneldin, genç bir çocuk, otuz olmamıştır daha, adı Gökhan. Yine derdini anlatıyorsun, yine meraklı bakışların karşısında bir bardak çay; ardından hemen köşenin yanındaki berberden anahtarı alıp anlı şanlı “Yusuf Atılgan Halk Kütüphanesi”nin kapısını açıyorsunuz.

“Hırsız girse bile kitapları çalmazdı. Ötekiler umrunda değildi. Kapıyı itti. Yağlıboya kokan bildik, ılık bir yel çarptı yüzüne.”

Bir gönüllünün gönderdiği parayla yapılmış kitaplıklarda Meydan Larousselar, birkaç cins başka ansiklopedi, MEB klasikleri ki hepsinin sonradan yapılan ciltleri sökülmüş, kimi dünya klasiklerinin kötü yayınevlerinden lezzetsiz çevirileri. Yine bir gönüllü “bağış” diye gönderilen “kitaplar” arasından üniversite hazırlık, İngilizce ders ve sınav hazırlık kitaplarını ayıklamış en azından. Çöpe atmalarını söylemiş, haklı. Bu öfkeli ve memnuniyetsiz kahramanlar yaratan adam iyi ki görmemiş burayı diyorsun kendi kendine. Çıkıyorsunuz odadan.

“Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu. Ya ötekiler?”

Yan tarafı düğün salonu, önü-içi kahve olan “Hacırahmanlı Gençlik ve Spor Kulübü”nün girişinde solda, ozalitçide büyütülmüş fotoğrafı ve kurucular listesinde, diğerlerinden azıcık büyük fotoğrafıyla “yazar” Yusuf Atılgan! Gerek muhtarın gerekse Halil İbrahim’in mutabık oldukları konu, futbolu çok sevdiği ve kurucusu da olduğu kulüple epey ilgilendiği; köye bıraktığı iki izden biri, diğeri Zeytinyağı Fabrikası.

Biraz siyah beyaz fotoğraflara bakıp bir iz arıyorsun. Saruhanlı’dan gelen takımla maç yaptıkları zamanlardan, Gençler Lokali’nde altmışaltı oynadığı zamanlardan, oturup ortakçısıyla hesap yaptığı zamanlardan: Havaya asılı kalmış bir iz, bir anı, bir işaret. Yok. İki fotoğraf sadece.

Bitti galiba. Dönüş vakti.

Dönüyorsun.

 

[i] İtalik alıntıların tamamı Aylak Adam  romanından (YKY).

Fotoğraflardan ilki Sevgili Halil Kardeş kitabından, Halil Şahan’ın deyimiyle “Hacırahmanlı Yusuf Ağa”nın “Yusuf Bey Oturuşu”. Diğer fotoğrafları köye gittiğimde çekmiştim.

 

[ii] Sevgili Halil Kardeş Köye Mektuplar, Yusuf Atılgan, Haz.: Burak Fidan, Edebi Şeyler Yayınları, 2014

 

Henüz Yorum Yok

Yorum Yap

Your email address will not be published.